“Dil” deyip geçmeyin..
“Dil” deyip geçmeyin..
Sadece günümüz görsel ve işitsel medya döneminde değil antik çağlardan bu yana savaş sadece savaş
meydanlarında yaşanmaz; zihinlerde,
kelimelerde ve günümüzde de medyada da yaşanır.
Modern çağ öncesi dönemlerde bilge diyebileceğimiz liderler zihinlerde
yaşanan savaşların ilk olarak yine zihinlerde galip gelmesi gerektiğini iyi
kavramışlardır. Günümüz modern deyimiyle kamuoyunun desteğini almadan bir
savaşa girmenin çok da akıllıca olmayacağını
taa o dönemlerde bile kavramışlardır.
Mesela bizim tarihimizde Yavuz Sultan Selim İran(Safevi) Seferi’ne çıkmaya karar verdiğinde bunu uzun zaman
erteleme gereği duymuştu. Zira kamuoyunun temsilcisi konumunda olan Şeyh-ül
İslam’dan bu savaşa yönelik olumlu bir fetva çıkmamıştı. Neticede Müslümanın
Müslüman’a savaşı olacaktı bu savaş. Ve yapılacak bu savaşın toplumu huzursuz eden yanı vardı.
Yavuz Sultan Selim uzun süre Sevilerin Osmanlı aleyhine gelişimlerini ispatlamak
zorunda kalmış ve olumlu fetvayı öyle alabilmişti. Yani bir savaş öncesi
zihinleri,kelimeleri,dilleri ikna etmek zorunda kalmıştı.
Yavuz, sefer sırasında da sık sık kendi ülkesine haberler yollamıştı;
doğru ya da abartılı.. Hatta bununla da kalmamış, uzun süre karşısına çıkamayan
Şah İsmail’i küçük düşürmek için Tebriz(o
günkü İran’ın başkenti)in meydanlarında keskin dilli tellalları
görevlendirmişti.
Bir toplumu savaşa hazırlayan da savaş sırasında düşmanı çıldırtan,
öfkeyi ve gücü diri tutan da kelimeler olmuştur. Antik çağdan beri önemi
değişmemiştir dilin;ittifaklar kurar, ittifakları ayırır,ulusların kaderini
belirler.
“Ulusların kaderini belirleme” konusunda en bariz örnek 2.
Dünya Savaşı sırasında yaanan Yahudi katliamıdır mesela.. Savaş sırasında Adolf
Hitler ve propaganda makinesi, Yahudileri “haşere”, “mikrop” gibi ifadelerle
tanımlayarak onları toplumun gözünde
insanlıktan çıkarmayı başarmıştı.
Dilin etkisi ve önemi sadece sıcak savaş ortamlarında değil
soğuk savaş ortamlarında da oldukça etkilidir.Özellile soğuk savaş yaşayan
toplumlarda yöneticiler kendi yönetimlerini ve halkı kullandıkları veya
kullandırdıkları dillerle motive ederler.
Tabi günümüzde dili kullanma görevi daha çok medyaya
verilmiştir. Hatta günümüz savaşların büyük kısmı medya odaklı sürmüştür. Medyada yayınlanan her anlatı bir
gerçeklik inşa eder. Bu süreçte yazarlar, editörler ve muhabirler olayların
anlamını yorumlar ve yönlendirir. Medyada yer alanlar bakış açılarını,
kelimelerini ve üsluplarını seçerek izleyiciyi belirli bir duruma yerleştirirler.
Bu “yerleştirme”de ideolojik ve duygusal boşluklara nüfuz etmeyi hedeflerler.
Öyle bir rapor sunarlar ki izleyicilere, haber seçimine, başlık seçimine ve anlatının
tonuna, dilsel ve ideolojik çerçevelerine
çok dikkat ederler.
Bu tür girişimler ulusal kimliğin korunmasına yardımcı olur,
düşmanın psikolojik taktiklerine karşı önlem aldırır, gelecek nesillere bilgilenecekleri
belgeler sunar, toplumsal ve bireysel ruhu canlı tutar.
Tabi savaşta dil sadece bir iletişim aracı değil; bir silah,
bir savunucu, bir belge ve geleceğe dair bir rehberdir.
Her ne kadar savaşın dili, bildiğimiz dilden ayrışıp yerini
Dron ve hipersonik füzelerin seslerine bıraksa da, savaşların her zamankinden
daha çok medya odaklı hale geldiği günümüz dünyasında, kelimelerin gücü yine de
tüm etkisiyle önemini sürdürmektedir.
Dilin bu alanda en etkili biçimde kullananlar da İranlılar
olmuştur. Mesela, İran-Irak Savaşı’nda “Şehadet yolu”, “Kerbela’nın devamı”
gibi kavramlarla bu savaş bile kutsallaştırılmıştır dil aracılığıyla. Günümüz
savaşında da “Siyonist rejim” “şehadet”,
“Direniş ekseni”, “İsrail yok olacak” gibi söylemlerle hem dini meşruiyet hem
de duygusal bir doluluk kazandırmaya çalışmışlardır.
Tabi dil sadece motivasyon aracı olarak kullanılmamıştır
sadece.
Özellikle emperyalist devletlerin emperyalist politikalarını
“dilin gücüyle” nasıl meşrulaştırdığını
biiliyoruz,şahit oluyoruz; mesela “medeniyet”, “özgürlük”, “insan hakları” gibi
pozitif çağrışımlı kavramların emperyalist yayılmacılığın meşru sözcükleri olduğunu
bildiğimiz gibi. Bunun en net öreğini daha önce yazdığım bir yazıda değindiğim,
İngiliz sömürgeciliğini meşrulaştıran Rudyard Kipling’in “Beyaz Adamın Yükü”
başlıklı yazısında görebiliyoruz.
Yorumlar
Yorum Gönder