Halifelik Kaldırılıyor… --Bölüm 1 ( "Halife ve bütün cihan kati olarak bilmek lazımdır ki mevcut ve mahfuz olan halife ve halifelik makamının hakikatte, ne dinen, ne de siyaseten hiçbir mana ve hikmet-i mevcudiyeti yoktur…" -Mustafa Kemal Atatürk-)

 Halife ve bütün cihan kati olarak bilmek lazımdır ki mevcut ve mahfuz olan halife ve halifelik makamının hakikatte, ne dinen, ne de siyaseten hiçbir mana ve hikmet-i mevcudiyeti yoktur…

-Mustafa Kemal Atatürk-
Halifelik Kaldırılıyor…
Bölüm 1
Hilafet dediğimiz kurumdan ilk etapta anladığımız salt dinsellikse de aslında İslam devletlerinin tüm tarihi süreçlerinde siyasal bir olgu olarak kullanılmıştır. Bu nedenle varlığı ait olduğu devletle var olmuş;gücü de ait olduğu devletin gücüyle paralellik göstermiştir.
Yani halifenin ait olduğu devlet güçlüyse halife güçlüdür ve sözü dinlenir; ait olduğu devlet güçsüz se halife güçsüzdür ve sözü tam olarak yerine getirilmez.
Örnek mi?
Kasım 1914’te Osmanlı Sultanı İslam’ın Halîfesi sıfatıyla kutsal cihat ilan etmiş olmasına rağmen, hiçbir Müslüman devlet veya topluluğun bu emre tam olarak uymaması…
Atatürk o dönemde halifeliğin durumunu gösteren şu tespitlerde bulunuyor:
“Aynı zamanda bu savaş (I. Dünya Savaşı) halifelik müessesesinin bizim için sadece bir korkuluk ve yük olduğu gerçeğini de ortaya çıkardı. Halifenin ilan ettiği “cihad- ı mukaddes”e (kutsal cihat) kulak asan tek İslâm topluluğu çıkmadığı gibi, Çanakkale Savaşı’nda emrime verilen ve çoğunluğunu Arap erlerinin oluşturduğu iki birlik de savaşmadıkları, savaşmaktan korktukları için isteğim üzerine geri alındı.
Orada eğer başarı kazanmışsam, bunu, onların yerine gelen Türk soyundan yiğitlere borçluyum. Bu da bana ancak ve ancak sadece Türk askerine güvenmek gerektiğini ispat etmiştir ”.
Zaten Mustafa Kemal Atatürk daha sonra “Hilâfet, mazinin bir rüyası olup zamanımızda hikmet -i vücudu yoktu” diyerek hilafet kurumunu kaldıracaktı.
Peki halifeliğin kaldırılması nasıl bir süreçten geçti?
Esasında halifeliğin kaldırılmasıyla ilgili bir konunun Lozan’da gündeme geldiğine dair her hangi bir metin yahut belge yahut bir tutanak bulunmuş değildir. Sadece geçen konu Lord Curzon tarafından gündeme getirilen “Mukaddes emanetler ”konusuydu.
Curzon Medine müdafaasını yapan Fahrettin Paşa’nın İstanbul'a gönderdiği kutsal emanetlerin Şerif Hüseyin ve ailesine verilmesini ısrarla dile getirmişti; garip olan bunu dile getirirken İngiltere'nin en büyük İslam devleti olduğu yönündeki söylemeleriydi.
Tabi burada İngiltere’nin halifelik makamını Şerif Hüseyin ailesine tevdi etmesi gibi bir amaç bir sinsi girişimi anlamak zor değil. Zaten Halifelik makamını kullanmak isteyenler sadece İngilizler değildi, İtalyanlar, Fransızlar da aynı gayeyi taşımaktaydılar.
Bu iki devlet de tıpkı İngilizler gibi İslam devletini barındırdıklarını –işgal ettikleri coğrafyayı işaret ederek- dolayısıyla halifeliğin kendilerinin egemenliğinde olması gerektiğini iddia ediyor; bu yöndeki çalışmaları oldukça fazlaydı.
Atatürk tüm bu gelişmelerin de farkındaydı. Ancak bir süre halifeliğin salt dini gücünden istifade etmek isteyecekti ve bunu da en iyi şekilde yaptı.
Biz İngilizlerin istediği kutsal emanetlere dönecek olursak;
İsmet Paşa İngilizlerin isteğini “kutsal emanetler ve hazine halifeye aittir…” Diyerek reddetmiş ve halifenin masada bu şekilde tartışma konusu yapılmasının uygun olmadığını açıkça söylemişti.
Halifenin Lozan’da adının geçtiği bir konu daha vardı: O da Hicaz Demiryolu konusuydu. İngilizler, yani Lord Curzon, demiryolunun Mekke şerifine bırakılması gerektiğini ısrarla dile getirse de İsmet Paşa demiryolunu yatıranın halife olduğu ve halifenin tasarrufunda kalacağını söyleyerek bu teklifi de geri çeviriyor.
Görülüyor ki halifelik açıktan olmasa da, devletlerin gizli ve sinsi planları arasında yer alıyordu. Mustafa Kemal Paşa, devletlerin siyasi mülahazalarına halifeliği karıştırmalarını önlemek için saltanatı kaldırıp siyaseten yönetimi tek başına eline aldı ve yeni bir halifenin belirlenmesi için de meclisi işaret etti; meclis de Abdülmecit Efendi’yi halife seçti.
Bu durum, o dönem entelektüellerince de istenen birşeydi;nitekim Ziya Gökalp “ Hilâfetin Hakiki Mahiyeti” adlı yazısında bu gelişmeyi takdirle karşılamıştı.
Bu durum Müslüman nüfusun yoğun olduğu Hindistan’da beklendiği gibi tepkiyle karşılanmamıştı.
Hatta Hintli Müslümanlar, meclislerinde yaptıkları konuşmalarda Mustafa Kemal Paşa için “İslam’ın Kılıcı, Hilafetin Mücahidi” olarak söz etmiş ve bu söylemleri de büyük alkışlarla karşılanmıştı. Bu Mustafa Kemal Paşa’nın itibarının halifeden kat kat fazla olduğunu gösteriyordu.
Hatta İngiliz istihbaratı raporunda Mustafa Kemal Paşa’nın Panislamizm siyaseti izlediğini yazıyor ve “İslam Milletler Cemiyeti” adında bir cemiyet kuracağı yer alıyordu.
Fakat;
Dışardaki olumlu hava içerde pek görülmüyordu. Halife, meclis çalışmalarından ayrı çalışmalar yürütüyordu. Mustafa Kemal Paşa’ya muhalif olanların halifenin makamından çıkmadıkları Mustafa Kemal Paşa’nın gözünden kaçmıyordu. Örneğin Refet Bele, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi oldukça önemli isimler her daim halifeyi ziyaret ediyorlar ve bu da Mustafa Kemal Paşa’yı oldukça rahatsız ediyordu.
......
-Fkd-
Bir 2 kişi görseli olabilir

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zelensky ve Kolomoisky..

Ne ara insanlığınızı kaybettiniz! “Benden Olmayan Herkes Ölsün” Duygusu

Trump’ın Stratejik Başarısızlığı

Münih Güvenlik Raporu: Yıkım sürecine girdik

Kürt Sorunumu Terör Sorunu mu?

Mossad & CIA işbirliği mi?

Trump Kontrolü kaybetti.

Üç harfli İngiliz piyonları: SAS

Avrupa’nın Amerika’ya karşı ortak cephe açması çok mu zor?