2022’nin Eğitim Sitemini 1924’ün Kanunlarıyla Yürütemezsiniz..

2022’nin Eğitim Sitemini 1924’ün Kanunlarıyla Yürütemezsiniz..

Devletlerin kuruluş döneminden sonra yükselme dönemine girdikleri süreçleri iyi analiz edildiğinde bu sürecin ana aktörünün eğitim olduğunu görürsünüz. 

Bunun tersini de söylemek mümkün. Yani devletlerin gerileme veya dağılma dönemlerini analiz ettiğinizde  bu süreçlerin ana aktörünün de yine eğitim olduğunu görürsünüz.

Nitekim Osmanlı Devleti’nde Kanuni’nin son dönemlerinde yaygınlaşan “beşik ülemalığı”nın devletin köklü eğitim sistemini nasıl sarstığını ve beraberinde birkaç kuşak sonrasının nasıl bir yozlaşmaya uğradığını görmek mümkün.

Çok detaya inmeden 3.Murat döneminde kurulan rasathanenin “gökte Allah’ın işine karışılmaz” denilip yakılmasından, tarihimizde modernizmin öncüsü olarak kabul ettiğim II.Mahmut için “gavur Padişah!” lakabının kullanılmasına kadar bir dizi örnekler verilebilir.

Osmanlının son dönemlerinde bazı padişahların eğitimde reform çalışmalarına kalkışması ise, yozlaşmanın saldığı köklerin sağlamlığı nedeniyle istenilen sonucu vermedi maalesef.

 Ama yine de II.Abdulhamit’in kurduğu modern okullarda bir  Cumhuriyet kadrosu kendini gösterdi. Nitekim bu kadro esasında hem Abdülhamit’in devrilmesine hem de Cumhuriyetin kurulmasına öncülük ettiler.

Ancak Cumhuriyet’in kuruluşu da, yüzyıllar boyu dar alanda paslaşmalarla sınırlı kalan eğitim sistemini ilerleyici ve gerçekçi bir çizgiye taşımaya yetmedi.

Nitekim 3 Mart 1924’te yürürlüğe giren ve ülkedeki tüm eğitim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı eliyle devlet kontrolü altına alınmasını öngören bir düzenlemeye gidilerek Tevhid-i Tedrisat Kanunu adıyla bilinen bir yasal düzenlemeye gidilmiş ve bu düzenleme bir çok alanda fırsat eşitsizliğini de beraberinde getirmişti.

Bu kanunla(Öğretim birliği) devlet çoğunluğa dayanan tüm eğitim kurumlarını ilga ederek, eğitimde çok sesliliğe son vermek isterken esasında coğrafyamızın çeşitliliğini   ve ekonomik  gelir farklılığımızı göz ardı ettiğinin farkına varmamıştır.

Bu sistemin getirdiği merkeziyetçi yapı, ülkenin herhangi bir yerinde imkansızlıklarla okumaya azmetmiş çocuklarımızın bir süre sonra umutsuzluğa kapılmasına neden olmuştur. 

Eğitim-öğretim hayatında  her türlü olanağa sahip çocuklarımızla, imkansızlıklarla boğuşan çocuklarımızı son tahlilde aynı sorularla ölçmeye kalkmak tam da bu fırsat eşitsizliğinin bir sonucudur.

Maalesef ki eğitimin yapı taşlarını oluştururken gençlerin fikirlerini yarıştırmaktan ziyade onları ideolojik kutuplaşmalara sevk edip en verimli çağlarında beyinlerinin bu ideolojik bataklığa mahkum edilmesinde devletin sorumluğu vardır.

 Demokrasiyi fikirlerin değil inançların çarpışması olarak yorumlayıp gençleri bu düzlemde meşgul etmenin sonucu değil midir üretkensizliğimiz?

Fikri çatışmanın olmadığı uzun dönemlerde nelerin çarpıştırıldığını ve gençlerin nelerle meşgul edildiğini az çok hatırlıyoruz.

 Eğitimin üretkenliğinden faydalanmayı bir kenara bırakıp birilerinin önünü kesmek için ideolojik reflekslerle 8 yıllık zorunlu eğitimden tutun, bu sayı baz alınarak yapılan aritmetik hesaplamalarla defalarca yapılan değişikliklere, değiştirilirken de üretkenliği, verimliliği göz ardı eden saplantılara kadar bir dizi boş meşguliyetleri az çok hatırlıyoruz.

Oysa zamanında yapılan fikri ve bilimsel yatırımlarla bir çok yapısal sorunlar halledilmiş olurdu.

 Bu yapısal sorunların en önemlisi olan fırsat eşitsizliğinin de önü alınırdı. Merkeziyetçi bir eğitimden yerelden eğitime geçiş çok daha önceleri mümkün olabilirdi. 

Burada bu geçişin, fırsat eşitsizliğine tamamen son vereceğini iddia etmiyorum ama eşitsizliği minimum seviyeye çekme başarısı elde edilirdi.

Oluşturulacak fırsat eşitliğinin, eğitimin diğer temel sorunlarına da çare olacağı kanaatindeyim. Bu sırsat eşitliği aynı zamanda özgüveni beraberinde getirecek, özgüveni olan gencimiz daha özgür bir ruhla kendini, düşündüklerini ifade edebilecektir.  

Temel sorunlardan biri de bu değil mi? Yani itaatkâr, uysal ve tek tip vatandaş “yaratma” değil mi?

“Tektipçilğin” hakim olduğu toplumlarda herhangi bir alanda çağın i ihtiyacını karşılayacak bir üretkenlik bekleyebilir misiniz? 

Yahut nasıl bilimsel bir çalışma imkânı sağlayabilirsiniz? Dayatmacı kültürle yetişmiş, tüm benliğinde bunu hissetmiş bir gençten geniş düşünüp girişimci olmasını bekleyemezsiniz.

Elbette günümüzde bu anlattığım olumsuzlukları aşıp ülkemize hizmet eden ve ülkemizin guru olan gençlerimizi var. Ama mesele bu gençlerimizin sayısını arttırmak. 2022’nin eğitim sistemini 1924’ün kanunlarıyla ayakta tutmaya çalışmak bu sayıyı arttırmaz.

“Nice kanunlar çıkarıldı” diyebilirsiniz, ama temel dayanağınız yine 1924’ün Tevhid-i Tedrisat’ıdır. Kanun mükemmel olabilir;hiçbir art niyet taşımaya da bilir. 

Ancak o, o dönemin ihtiyacını karşılamaya yöneliktir.Ama maalesef anayasanın 174.maddesiyle adeta koruma altına alınan kanunun artçı sarsıntıları halen kendini hissettirmektedir. 

Örneğin bu kanunun bir gereğiymiş gibi yazılan ders kitaplarındaki (özellikle tarih kitaplarında) akıl almaz yanlışlıklar ve yalanlar halen öğrencilerin elinin altındadır.

 En basitinden bir döneme damga vuran ve dünyanın en önemli ilim ve bilim adamlarını yetiştiren medreseleri, son yıllardaki imajlarını baz alarak eli sopalı hocalarla tanıtmak neyin ürünü olabilir?

Artık millî bir kültür oluştuğuna göre ve bu kanunun oluşturulmasının amaçlarından biri de bu olduğuna göre miadını doldurmuştur. Tabi şuana kadar ki anlatı, sorunlardan sadece biri.

Önemli bir  diğer sorun ise örgün eğitimi 12 yılla zorunlu hale getirmemiz.

Düşünün artık, 18 yaşına ramak kalmış öğrenciler mezun ediyoruz.

 12 yılı zorunlu kıldığımızda acaba her öğrencinin üniversiteye yerleşeceğini, dahası mezun olup iş bulabileceğini mi düşündük acaba. Ömrü sırlarda geçen her beş öğrenciden birinin iş olanağı olan iyi bir bölüme yerleştiğini varsayarsak geriye kalan dört öğrenci için neyi varsayacağız? 

Mesleği olmayan,o yaşta çıraklık  yapmayacak olan 17-18 yaşındaki gencimizin baba evinde ne tür trajedilerle karşılaştığının farkında mıyız?

Her kişiyi üniversiteli yapmaya çalışmak yahut yapacağınız üniversite sınavına katılımını zorunlu hale getirmek (ki gençlere ikinci bir yol tanınmıyor) piyasada işsiz, kalifiye olmayan gençlerin sayısını arttırmaktan başka bir işe yaramaz ve yaramıyor da.

Eğitim sistemimizi milli yapmakla yetinmeyip yerli yapmadığımız sürece biz bu sorunlarla daha çok uğraşırız. Yani halen 27 Aralık 1947’de imzalanan “Fulbright Antlaşması”( “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma”) ile oluşturulan eğitim komisyonunun raporlar doğrultusunda kendi sistemimizi şekillendirmeye kalktığımız sürece de yerli eğitim sistemini oluşturamayız.

 Hulasa bütün eğitim aşamalarında, müfredat ve kitaplarının tespitinde halen bu komisyonun  fikirlerini baz alıyorsanız yerli eğitim yapamazsınız.Bize bizlik bir eğitim şart!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zelensky ve Kolomoisky..

Ne ara insanlığınızı kaybettiniz! “Benden Olmayan Herkes Ölsün” Duygusu

Trump’ın Stratejik Başarısızlığı

Münih Güvenlik Raporu: Yıkım sürecine girdik

Kürt Sorunumu Terör Sorunu mu?

Mossad & CIA işbirliği mi?

Trump Kontrolü kaybetti.

Üç harfli İngiliz piyonları: SAS

Avrupa’nın Amerika’ya karşı ortak cephe açması çok mu zor?